Kitap: Varoluşsal
Sancı
Yazar: Mustafa
Tekin
Sayfa: 250
Yayın: Rağbet
Yayınları
Genel Değerlendirme
Kitap,
Mustafa Tekin’in daha önce yazmış olduğu köşe yazılarının bir araya getirilip
derlenmesiyle oluşturulan bir çalışmadan müteşekkil. Her bir yazı, toplumun
belli başlı sorunlarını ele alan, okuyucuya belli bir bakış açısı kazandıran ve
okuyucuyu düşündüren niteliklere sahip. Kitabında değindiği birçok konu
içerisinden birkaçını ele alıp o konular bağlamında genel bir değerlendirme
yapmak istiyorum.
İnsan
olarak yaşadığımız toplumdan soyutlanmamız mümkün değildir. Çünkü insan,
toplumunun geçmişten beri tevarüs ettiği kültürünün çocuğudur. Bu bir gerçek.
Fakat bilmemiz gereken ve üzerinde en çok durmamız gereken meselelerden birisi
de değişimin kaçınılmaz olduğu gerçeğidir. Zira toplum, dinamiktir. Sürekli bir
değişim içindedir. Bazı toplumların bu süreci daha hızlı olurken bazılarının bu
seyri daha yavaş olmaktadır. Kendisini yenileyemeyen veya diğer toplumlara
nazaran daha yavaş ilerleyen toplum geri kalmaktadır. Geri kalmışlık ise
-özellikle modern dönemde daha sert esen değişim rüzgârında- çözülmesi güç ve
krize neden olan sorunların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
Bizim
en büyük problemlerimizden birisi, değişime karşı duyduğumuz korkudur. Daha
spesifik bir söylemde ele alacak olursak bunun özellikle düşünce ve fikir
sahasında olduğunu söylememiz gerekir. Halbuki düşünce geleneğimizin tarihine
baktığımız zaman sürekli olarak yeni ve farklı fikirlerle karşılaşmamız mümkün.
Bunların doğru ya da yanlış olması önemli değil. Önemli olan fikirlerin
çarpışmasından doğacak olan parlak gerçeklerin birçok şeyin önünü açarak yeni
düşüncelerin oluşmasına zemin hazırlamasıdır. Maalesef ki, her alanda olduğu
gibi düşünce alanında da durağanlaşan bir dönem yaşandı. Bunun neticesi olarak
mevcut olanla yetinme ve mevcut olanın en doğru olduğu kanısı gittikçe kökleşmeye
başladı.
Bahsettiğimiz
bu kökleşme yeni söylemlerin önüne set çektiği için, yeni düşünceler hiçbir
şekilde kabul edilmemiştir. Bunları öne sürenlerin ipleri ise “ileri gelenler”
tarafından çekilmiştir. Dolayısıyla mevcut fikre alternatif sunanlar, “insanların
aklını karıştırma” gerekçesiyle yaftalanarak toplumdan tecrit edilmişlerdir.
Oysa yapılması gereken şey değer verip dinlemek, söylenenlerin sağlam bir
şekilde temellendirilmesini talep etmektir. Böylelikle tahammülsüzlük ortadan
kalkacak ve ortak paydada buluşma durumu daha da güçlenecektir.
Diğer
bir problemimiz, -hiç şüphesiz insanlığın ortak problemi- günden güne şuursuz
bir şekilde artan tüketim hastalığıdır. Tüketimin bu kadar hızlı olmasının
sebeplerinden bir tanesi, insanın eziklik korkusudur. Başta televizyonlarda
olmak üzere birçok iletişim araçlarında sürekli olarak pompalanan “en iyisine
ve en yenisine” sahip olma hissi, insanları hiç olmadığı kadar bir çemberin
içine hapsetmekte ve bu akıma katılmaları için onları zorlamaktadır. Bu akıma
kurban olanlar, haliyle elde ettikleri -ya da esir oldukları demeliyim-
metalarla statü atladıklarını düşünerek diğer insanlara nispet yapmaktadırlar.
Altta kalıp ezilmek istemeyen insanlar da aynı yolu takip ettiklerinden onlar
da bu akımın kurbanı olmaktan kendilerini kurtaramamaktadırlar. Böylelikle
toplum, sahip olduğu şeyler kadar kendini önemli ve değerli zanneden insanlarla
dolup taşarken, beraberinde de manevi olan birçok değerini yavaş yavaş
kaybetmeye doğru gitmektedir.
Son
olarak kısaca parmak basılması gereken diğer bir konu da akla değer verilmesi
ve eleştirinin önemsenmesidir. Akıl temelli yerinde eleştiriler, gerçeğe
ulaştıran araçlara dönüşerek doğru düşünüp radikal kararlar almamızı
sağlayacaklardır. Eleştiri, bir şeyi kötülemek olmadığı gibi reddetmek demek de
değildir. Sağlam bir temellendirmenin ön şartı olarak eleştiri, her zaman için
koltuğunu koruyacak, yerini de peşin kabule asla bırakmayacaktır. Zira eleştirinin nezdinde peşinen kabul, hiçbir zaman
makbul değildir.
Mazharî

Yorumlar
Yorum Gönder