Kitap: Simyacı
Yazar Hakkında Bilgi
1947’de Brezilya’da doğdu. Hac
adlı ilk romanının ardından gelen Simyacı ile dünya çapında bir üne erişti. 80
dilde yayımlanan eserlerinin toplam satışı 165 milyonu geçti. Pek çok ödül ve
nişana layık görülen Coelho, Birleşmiş Milletler Barış Elçisi ve Brezilya
Edebiyat Akademisi üyesidir.
Kitap Özeti
Santiago adında Endülüslü bir
çobanın, gördüğü bir düş üzerine Mısır piramitlerine gidip düşünde gördüğü
hazineyi arama yolculuğu anlatılmaktadır.
Santiago’nun ailesi yoksuldur.
Babası onu papaz okuluna gönderip onun din adamı olmasını arzular. Fakat
Santiago küçüklüğünden beri dünyayı tanıma hayalleri ile büyüdüğünden ne
Tanrı’ya ne de insanların günahlarını bilmeye dair en ufak bir ilgisi dahi
yoktur.
Bir akşam bu düşüncesini
babasına açar. Dünyayı dolaşmak, gezmek istemektedir.
Daha sonra Santiago bir düş
görür. Bu düşünde küçük bir çocuğun onun koyunları ile oynayıp ardından
Santiago’nun elinden tutup onu piramitlere götürdüğünü görür. Yaşlı
bir kadına giderek ondan rüyasını yorumlamasını ister. Yaşlı kadın bu rüyanın
yorumunun çok zor olduğunu, onun Mısır’a gitmesi gerektiğini ve orada bir
hazine bulacağını söyler. Rüyasının bu yorumu karşılığında hazineyi bulması
durumunda kendisine hazinenin onda birini vermesini ister.
Santiago Mısır’a nasıl
gideceğini yaşlı kadına sorar.
Daha sonra Santiago bir kenara
oturur ve kitap okumaya başlar. Kitap okuduğu sırada yanına yaşlı bir adam
gelir. Aralarında diyaloglar geçer. En sonunda bu adam Santiago’nun hazineye
ulaşması için ne yapması gerektiğini öğretmek ister fakat karşılığında on
koyundan birini talep eder. Santiago
adamın az önce konuştuğu yaşlı kadının kocası olduğunu düşünmeye başlar. Bu
adam yarın tekrar Santiago’nun yanına geleceğini söyleyerek gözden kaybolur...
Ertesi gün Santiago altı tane
koyun getirerek yaşlı adama verir. Yaşlı adamın bir kral olduğu daha sonra
anlaşılır. Santiago’ya biri siyah diğeri beyaz olan iki taş verir. “Karar
vermekte zorlandığın zaman bunlar sana yardım edecektir” der. Mümkünse
kendi kararlarını kendin al demeyi de ihmal etmez.
Santiago’ya bir öykü anlatır ve
bu öyküde ona bir ders verir. Daha
sonra Santiago oradan uzaklaşır ve yolculuğa çıkar.
Afrika’ya gelir. Ardından bir
kahvehaneye girer. Burada
el ele tutuşarak dolaşan erkekleri, yüzleri peçeli kadınları ve yüksek
kulelerin tepesine çıkıp şarkı söyleyen din adamlarını ve bunların çevresinde
de diz çöküp alınlarını yere vuran insanları görür. Daha sonra biriyle tanışır
ve bu kişi onunla ilgilenir. Bu yeni tanıştığı kişiye piramitlere
nasıl gideceğini sorar Santiago. Bu kişi Santiago’nun güvenini kazanır.
Santiago bu kişiye parasının hepsini verir pazardan geçerlerken Santiago’nun
gözü gümüş kabzalı bir kılıca ilişir. Bu iki saniyelik dalgınlık ona pahalıya
mal olur. Dalgınlıkla birlikte yeni tanıştığı arkadaşı ortadan kaybolur.
Durur, düşünür, sorgular
Santiago… En
nihayetinde yorgunluktan dolayı bitkin düşen bedeni uykuya dalar. Daha
sonra sarsılarak uyanır. Etrafına
bakar. Garip
duygulara kapılır. Etraftaki
herkes işinde gücündedir. Satış
yapmak için barakasını kuran birine yardım eder. Oranın
sahibi kendisine tatlı ikram eder. Oradan uzaklaşır. Bir yokuştan yukarı çıkar.
Orada bir dükkân görür. Bu dükkânda kristal eşyalar satılmaktadır. Bir süre
bakar, durur. Oranın sahibine bu kristalleri silmesi karşılığında kendisine
yemek vermesini ister. İşe başlar daha sonra işyerinin sahibiyle yemek yerler.
Tanışma faslından sonra artık devamlı olarak kristalci dükkânında çalışmaya
başlar. Bir yıl kadar
bir süreyle kalır bu dükkânda. Çok şey öğrenir. Oranın kültürüyle de hemhâl
olur. Onlar gibi giyinir onlar gibi yer onlar gibi keyif sürer.
Patronuna hayalinden bahseder.
Patronu da ona kendinin hac hayalinden bahseder. Bu hayali gerçekleştirme
imkânı varken gerçekleştirmeme nedenini anlatır Santiago’ya. Hayaller insanı
ayakta tutar, ona yaşama ve dayanma gücü verir. Bundan dolayı eğer hayalini
gerçekleştirirse artık tutunacağı bir hayali olmayacaktır. Bundan dolayı patron
korkusunu dile getirir.
Gel zaman git zaman Santiago
çeşitli fikirleriyle dükkânın müşteri dolmasını sağlamış, iş gittikçe büyümüş,
cebi de iyice para dolmuştur. Bu parayla koyunlarına kavuşmanın hayallerini
kurar. Mısır’a gitmeyi tamamen unutur. Dükkândan
ayrılmadan önce eşyalarını toplar. Eski yamçısını görünce hayalini hatırlar.
Patronuyla vedalaşmadan çıkar hemen. Bu kıtaya İlk geldiği gün gördüğü
kahvehanenin oraya gider. Ardından piramitlerin ne kadar uzaklıkta
olabileceğini öğrenmek için gördüğü ambara doğru gider...
Orada bir İngiliz vardır. Elinde
ise dergiler kitaplar...
Yolculukları başlar… Birbirlerine
aradıklarını anlatırlar. Fakat İngiliz adam biraz tuhaftır. Yol boyunca hep
kimya ile ilgili kitapları, dergileri okur. Bunlardan simyayı öğrenir. Oldukça
da ilgi duyar. Zira simyacılar sahip oldukları Felsefe Taşı ile maddeyi altına
çevirebiliyor, Ebedi Hayat İksiri ile ölümsüzlüğü bulabiliyorlardı. Bu İngiliz
işte böyle bir simyacıyı bulmak için ta buralara kadar gelmiştir.
Santiago ise etrafı gözlemleyip
evrenin dilini anlamaya çalışır. Evrenin bir ruhu olduğuna ve her şeyin bu
ruhun bir parçası olduğuna inanır. Her nesnenin bir anlamı olduğunu ve
birbirleriyle ilişkilerinin olduğunu düşünür. Ona göre işaret denilen şeyler
vardır. Bu işaretler de doğru yola götürürler. Kafile,
çölde bir vahada durmak zorunda kalır. Zira gitmek istedikleri yerde savaş
başlamıştır. Savaş
dinene kadar o vahada kalmaları gerekmektedir.
Santiago, bir kuyunun başında
gördüğü Fatıma adlı bir kızla tanışır ve ona âşık olur. Her sabah az da olsa
görüşürler. Ona aradığı hazineden bahseder ve o aradığı hazinenin kendisi
olduğunu düşündüğünü söyler. Fatıma ise ona vazgeçmemesi gerektiğini,
kendisinin bu yolculuğun bir parçası olabileceğini ifade eder.
Santiago, bir gün iki atmacanın
uçtuğunu ve havada garip şekiller çizdiğini görür.
Çadırdan çıktıktan sonra yalnız
kalır. Ardından bir ses duyar. Bütün haşmetiyle siyah bir atlı gelir. Kılıcını
çeker ve onu Santiago’nun alnına tutar. Atmacaların haberini vererek yazgıya
neden karıştığını sorar. Santiago cevaplar. Aralarında birtakım gizemli
sözcükler geçer. Santiago bu adamı merak eder. Fakat çoktan atı şahlandırmıştır
bile. Arkasından onu nerede bulabileceğini öğrenmek için seslenir. Ona güneyi
gösterir. Böylece Santiago, “Simyacı” ile tanışmış olur...
Ertesi gün, Simyacının yanına
gider Santiago. Hikayesini anlatır. Simyacı
ona hazineyi bulması için kılavuzluk yapacağını söyler. Devesini
satıp at almasını ister. Santiago
dediklerini aynen uygular. Bir
sonraki gün yolculukları başlar….
Çölde aylarca yolculuk yaparlar.
Önleri kesilir. Bazı savaşçılarla karşılaşırlar. Başlarından çeşitli
maceralar geçer. Bir yere ulaşırlar. Simyacı, Santiago’ya piramitlerin 3
saatlik bir mesafede bulunduklarını söyler. Vedalaşma vakitleri gelmiştir.
Vedalaşırlar ve Simyacı oradan uzaklaşır. Santiago,
yol boyunca birçok şey öğrenir. Özellikle de yüreğinin sesini dinlemesi
gerektiğini. Bunu ona Simyacı öğretmiştir.
Hasılı, en son piramitlerin
oraya varır. Yerde bir böcek görür. İşaret olduğunu anlar.
Genel Değerlendirme
Kitabın kendi içindeki kurgusu
çok güzel. Çok yormayan, akıcı, düşündüren, gülümseten bir tarzı var.
Olağanüstü şeylerden sıkça bahsedilmesi, öyle zannediyorum ki, masalsı bir
havaya bürünmesine neden olmuş. Başından beri durduğu mesele, insanın kişisel
menkıbesini gerçekleştirme çabasıdır. Bunu da dünyayı dolaşmak için çoban olan
fakat bir rüya görüp peşinden giden, başına türlü türlü şeyler gelen ve en
sonunda da aradığına kavuşan bir karakterle veriyor.
Ayrıca sosyolojik yaşantılara
dair bilgileri de içeriyor. Mesela Arapların evlerinin önünde nargile içmesi,
erkeklerin el ele tutuşması, kadınların peçe takması, hacdan dönenlerin ev
kapılarının üstüne alamet asmaları gibi.
Birçok yerde de her şeyi yazan
bir “El”den söz ediliyor. “Yazgı”
kavramına değiniliyor. Dolayısıyla
baştan sona doğru kitabı okuduğumuzda kaderci bir bakış açısı olduğunu görür
gibi oluyoruz. Fakat satır aralarında sürekli vurguladığı kişisel menkıbe,
evrenin ruhu, evrenin dili gibi kavramlardan hareketle, “Evet kader vardır.
Bununla birlikte her insanın içinde gerçekleştirmek istediği bir şey de vardır.
Dolayısıyla bir insan bir şeyi gerçekten yapmak istiyorsa, onun peşinden gider.
Hesaba katmadığı türlü türlü şeyler başına gelir. Fakat karşılaştığı her durum,
bir “El” tarafından yazılıp gitmek istediği menzile yön veren işaretler olur.”
Mefkuresi karşımıza çıkmaktadır. Nitekim kitabın genel seyri içerisinde
bunların hepsi okuyucuya yudum yudum içirilmektedir.
Biz insan olarak hayaller
kurarız. İnsan, hayallerini gerçekleştirmek için yola çıktığında çeşitli
zorluklarla karşılaşır. Fakat sanki, her zorluk ya da her başarısızlık,
gidişatımızın doğru olması için meydana gelmiştir. Yani o yol doğru olsun diye
ya da doğruya götürsün diye bazı şeylerin -iyi ya da kötü- meydana gelmesi
gerekmektedir. Dolayısıyla yılmamalı, pes etmemeli, kaybetme korkusuyla
yaşamamalı insan…
Simyacı Kitabından Bazı Alıntılar
• Koyunlar, “Sorun şu ki, her
gün yeni bir yere gittiklerinin farkına varmıyorlar. Otlakların değiştiğini,
mevsimlerin birbirine benzemediğini anlamıyorlar. Çünkü yiyecek ve sudan başka
kaygıları yok.” Belki de herkes için durum böyledir.
• “Her gün birlikte olma
gereksinimi duymaksızın yeni dostlar ediniriz. Her zaman aynı insanları
gördüğümüzde, onları yaşamımızın bir parçası olarak görmeye başlarız.
Yaşamımızın bir parçası saydıkça da onlar bizim yaşamımızı değiştirmeye
kalkışırlar. Görmek istedikleri gibi değilsek, bizden hoşnut olmazlar, canları
sıkılır. Çünkü herkes, bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine
bildiğine inanır.”
• “Hayatımızın belli bir anında,
yaşamımızın denetimini elimizden kaçırırız ve bunun sonucu olarak bu denetim
yazgının eline geçer. Dünyanın en büyük yalanı budur.”
• “İnsanın alıştığı şey ile
sahip olmayı istediği şey arasında karar vermesi çok zordur.”
• “Birisi bir bilgeye gelerek
mutluluğun sırrını sormuş. Bilge kişi eline bir kaşık yağ almasını ve bilgenin
evini dolaşmasını istemiş. Bunu yaparken de yağı hiç dökmemesi gerektiğini
tembihlemiş. Adam söyleneni yapmış ve bilgenin yanına gelmiş. Evimi dolaştın
kütüphanemdeki parşömenleri gördün mü, falanca halıyı gördün mü diye sormuş.
Adam utanmış ve hayır cevabını vermiş. Ertesi gün, eline yağ dolu kaşığı al ve
etrafa bak demiş. Bu sefer her şeyi görmüş fakat yağı dökmüş. Bilge kişi bu
adama ‘Mutluluğun sırrı dünyanın bütün
harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.’ demiş.”
• “İnsan kendi
hazinesini bulamadığı için, gizli hazine bulan herkesten nefret eder.”
• “Dünya gerçeklerine oldukları
gibi değil de olmasını istedikleri gibi bakmak…”
• “Düşümü gerçekleştirmekten
korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için bir sebebim olmayacak.”
• “Değeri bilinmeyen her lütuf,
felakete dönüşür.”
• “İster hayatımız ister ekin
tarlalarımız olsun, sahip olduğumuz şeyleri yitirmekten korkarız. Ama hayat
hikayemiz ile dünya tarihinin aynı ‘el’ tarafından yazılmış olduğunu
anladığımız zaman, bu korku uçup gider.”
• “Belki de Tanrı çölü, insanlar
hurma ağaçlarını görünce sevinsinler diye yarattı.”
• “Kumullar rüzgârın etkisiyle
değişirler, ama çöl hep aynı kalır.”
• Kâhin geleceği
öğrenmek isteyen birine şöyle der: “Başına gelecekler iyiyse sürpriz olacak.
Kötüyse acısını şimdiden çekeceksin.”
• “Çünkü benim gözlerim henüz
çöle alışmadı, bu nedenle alışmış gözlerin göremeyeceği şeyleri ben görebilirim.”
• “Dolunay varken, yıldızların
parlaklığı sönüktür. Hatta görünmeyebilirler.
• “Develer yorgunluk belirtisi
göstermeden koşarlar. En sonunda çatlar, ölürler. Sen yanına at al.”
• “İnsan sevdiği için sever,
aşkın hiçbir gerekçesi yoktur.”
• “İnsanlar, ulaşmaya layık
olmadıklarını ya da ulaşamayacaklarını sandıkları için en büyük düşlerini
gerçekleştirmekten korkarlar.”
• “Gözler, ruhun gücünü
gösterir.”
Mazharî

Yorumlar
Yorum Gönder