SİMYACI




Kitap: Simyacı
Yazar: Paulo Coelho
Sayfa: 183
Yayın: Can Yayıncıları

Yazar Hakkında Bilgi

1947’de Brezilya’da doğdu. Hac adlı ilk romanının ardından gelen Simyacı ile dünya çapında bir üne erişti. 80 dilde yayımlanan eserlerinin toplam satışı 165 milyonu geçti. Pek çok ödül ve nişana layık görülen Coelho, Birleşmiş Milletler Barış Elçisi ve Brezilya Edebiyat Akademisi üyesidir.

Kitap Özeti

Santiago adında Endülüslü bir çobanın, gördüğü bir düş üzerine Mısır piramitlerine gidip düşünde gördüğü hazineyi arama yolculuğu anlatılmaktadır.

Santiago’nun ailesi yoksuldur. Babası onu papaz okuluna gönderip onun din adamı olmasını arzular. Fakat Santiago küçüklüğünden beri dünyayı tanıma hayalleri ile büyüdüğünden ne Tanrı’ya ne de insanların günahlarını bilmeye dair en ufak bir ilgisi dahi yoktur.

Bir akşam bu düşüncesini babasına açar. Dünyayı dolaşmak, gezmek istemektedir.
Babası dünyayı ancak çobanların gezebileceğini söyler. Santiago da babasına
“O halde ben de çoban olacağım” der. Babası da ona biraz para vererek “Git kendine bir sürü al ve en iyisinin bizim şatomuz, en güzel kadınların da bizim kadınlarımız olduğunu öğrenince kadar dünyayı dolaş” der.

Daha sonra Santiago bir düş görür. Bu düşünde küçük bir çocuğun onun koyunları ile oynayıp ardından Santiago’nun elinden tutup onu piramitlere götürdüğünü görür. Yaşlı bir kadına giderek ondan rüyasını yorumlamasını ister. Yaşlı kadın bu rüyanın yorumunun çok zor olduğunu, onun Mısır’a gitmesi gerektiğini ve orada bir hazine bulacağını söyler. Rüyasının bu yorumu karşılığında hazineyi bulması durumunda kendisine hazinenin onda birini vermesini ister.

Santiago Mısır’a nasıl gideceğini yaşlı kadına sorar.
Yaşlı kadın bunu bilmediğini söyler.
Santiago da hayal kırıklığına uğrar...

Daha sonra Santiago bir kenara oturur ve kitap okumaya başlar. Kitap okuduğu sırada yanına yaşlı bir adam gelir. Aralarında diyaloglar geçer. En sonunda bu adam Santiago’nun hazineye ulaşması için ne yapması gerektiğini öğretmek ister fakat karşılığında on koyundan birini talep eder. Santiago adamın az önce konuştuğu yaşlı kadının kocası olduğunu düşünmeye başlar. Bu adam yarın tekrar Santiago’nun yanına geleceğini söyleyerek gözden kaybolur...

Ertesi gün Santiago altı tane koyun getirerek yaşlı adama verir. Yaşlı adamın bir kral olduğu daha sonra anlaşılır. Santiago’ya biri siyah diğeri beyaz olan iki taş verir. “Karar vermekte zorlandığın zaman bunlar sana yardım edecektir” der. Mümkünse kendi kararlarını kendin al demeyi de ihmal etmez.

Santiago’ya bir öykü anlatır ve bu öyküde ona bir ders verir. Daha sonra Santiago oradan uzaklaşır ve yolculuğa çıkar.

Afrika’ya gelir. Ardından bir kahvehaneye girer. Burada el ele tutuşarak dolaşan erkekleri, yüzleri peçeli kadınları ve yüksek kulelerin tepesine çıkıp şarkı söyleyen din adamlarını ve bunların çevresinde de diz çöküp alınlarını yere vuran insanları görür. Daha sonra biriyle tanışır ve bu kişi onunla ilgilenir.  Bu yeni tanıştığı kişiye piramitlere nasıl gideceğini sorar Santiago. Bu kişi Santiago’nun güvenini kazanır. Santiago bu kişiye parasının hepsini verir pazardan geçerlerken Santiago’nun gözü gümüş kabzalı bir kılıca ilişir. Bu iki saniyelik dalgınlık ona pahalıya mal olur. Dalgınlıkla birlikte yeni tanıştığı arkadaşı ortadan kaybolur.

Durur, düşünür, sorgular Santiago… En nihayetinde yorgunluktan dolayı bitkin düşen bedeni uykuya dalar. Daha sonra sarsılarak uyanır. Etrafına bakar. Garip duygulara kapılır. Etraftaki herkes işinde gücündedir. Satış yapmak için barakasını kuran birine yardım eder. Oranın sahibi kendisine tatlı ikram eder. Oradan uzaklaşır. Bir yokuştan yukarı çıkar. Orada bir dükkân görür. Bu dükkânda kristal eşyalar satılmaktadır. Bir süre bakar, durur. Oranın sahibine bu kristalleri silmesi karşılığında kendisine yemek vermesini ister. İşe başlar daha sonra işyerinin sahibiyle yemek yerler. Tanışma faslından sonra artık devamlı olarak kristalci dükkânında çalışmaya başlar. Bir yıl kadar bir süreyle kalır bu dükkânda. Çok şey öğrenir. Oranın kültürüyle de hemhâl olur. Onlar gibi giyinir onlar gibi yer onlar gibi keyif sürer.

Patronuna hayalinden bahseder. Patronu da ona kendinin hac hayalinden bahseder. Bu hayali gerçekleştirme imkânı varken gerçekleştirmeme nedenini anlatır Santiago’ya. Hayaller insanı ayakta tutar, ona yaşama ve dayanma gücü verir. Bundan dolayı eğer hayalini gerçekleştirirse artık tutunacağı bir hayali olmayacaktır. Bundan dolayı patron korkusunu dile getirir.

Gel zaman git zaman Santiago çeşitli fikirleriyle dükkânın müşteri dolmasını sağlamış, iş gittikçe büyümüş, cebi de iyice para dolmuştur. Bu parayla koyunlarına kavuşmanın hayallerini kurar. Mısır’a gitmeyi tamamen unutur. Dükkândan ayrılmadan önce eşyalarını toplar. Eski yamçısını görünce hayalini hatırlar. Patronuyla vedalaşmadan çıkar hemen. Bu kıtaya İlk geldiği gün gördüğü kahvehanenin oraya gider. Ardından piramitlerin ne kadar uzaklıkta olabileceğini öğrenmek için gördüğü ambara doğru gider...

Orada bir İngiliz vardır. Elinde ise dergiler kitaplar...
Bunlar ise kimya ile ilgili şeylerdir. İngiliz’le tanışır.
Mısır’a doğru kalkmak üzere olan bir kafile olduğunu öğrenir.
İkisi de deve satın alıp kafileye katılırlar...

Yolculukları başlar… Birbirlerine aradıklarını anlatırlar. Fakat İngiliz adam biraz tuhaftır. Yol boyunca hep kimya ile ilgili kitapları, dergileri okur. Bunlardan simyayı öğrenir. Oldukça da ilgi duyar. Zira simyacılar sahip oldukları Felsefe Taşı ile maddeyi altına çevirebiliyor, Ebedi Hayat İksiri ile ölümsüzlüğü bulabiliyorlardı. Bu İngiliz işte böyle bir simyacıyı bulmak için ta buralara kadar gelmiştir.

Santiago ise etrafı gözlemleyip evrenin dilini anlamaya çalışır. Evrenin bir ruhu olduğuna ve her şeyin bu ruhun bir parçası olduğuna inanır. Her nesnenin bir anlamı olduğunu ve birbirleriyle ilişkilerinin olduğunu düşünür. Ona göre işaret denilen şeyler vardır. Bu işaretler de doğru yola götürürler. Kafile, çölde bir vahada durmak zorunda kalır. Zira gitmek istedikleri yerde savaş başlamıştır. Savaş dinene kadar o vahada kalmaları gerekmektedir.
İngiliz, yanına Santiago’yu da alarak vahada bulunan etraftaki insanlara simyacıyı sorar.
En sonunda bir tanesi ona bir yer tarif eder. İngiliz, simyacının yanına gider. Ona birtakım sorular sorar. Döndüğünde ise hayal kırıklığına uğramıştır. Zira o altına dönüştürme işlemini öğrenmek isterken, simyacı ona sadece ‘denemesi’ gerektiğini söylemiştir. O da işe koyularak denemeye başlamıştır.

Santiago, bir kuyunun başında gördüğü Fatıma adlı bir kızla tanışır ve ona âşık olur. Her sabah az da olsa görüşürler. Ona aradığı hazineden bahseder ve o aradığı hazinenin kendisi olduğunu düşündüğünü söyler. Fatıma ise ona vazgeçmemesi gerektiğini, kendisinin bu yolculuğun bir parçası olabileceğini ifade eder.

Santiago, bir gün iki atmacanın uçtuğunu ve havada garip şekiller çizdiğini görür.
Gözünün önünde de bir ordunun üzerlerine geldiği canlanır. Serap görmüştür.
Fakat bunun bir gerçeklik payının olduğuna inanır ve oradaki vahanın reislerine bu durumu anlatır. Kendilerine yaklaşmakta olan bir tehlikenin olduğunu dolayısıyla silahlarına sarılmalarını gerektiğini hissettirir.

Çadırdan çıktıktan sonra yalnız kalır. Ardından bir ses duyar. Bütün haşmetiyle siyah bir atlı gelir. Kılıcını çeker ve onu Santiago’nun alnına tutar. Atmacaların haberini vererek yazgıya neden karıştığını sorar. Santiago cevaplar. Aralarında birtakım gizemli sözcükler geçer. Santiago bu adamı merak eder. Fakat çoktan atı şahlandırmıştır bile. Arkasından onu nerede bulabileceğini öğrenmek için seslenir. Ona güneyi gösterir. Böylece Santiago, “Simyacı” ile tanışmış olur...

Ertesi gün, Simyacının yanına gider Santiago. Hikayesini anlatır. Simyacı ona hazineyi bulması için kılavuzluk yapacağını söyler. Devesini satıp at almasını ister. Santiago dediklerini aynen uygular. Bir sonraki gün yolculukları başlar….

Çölde aylarca yolculuk yaparlar. Önleri kesilir.  Bazı savaşçılarla karşılaşırlar. Başlarından çeşitli maceralar geçer. Bir yere ulaşırlar. Simyacı, Santiago’ya piramitlerin 3 saatlik bir mesafede bulunduklarını söyler. Vedalaşma vakitleri gelmiştir. Vedalaşırlar ve Simyacı oradan uzaklaşır. Santiago, yol boyunca birçok şey öğrenir. Özellikle de yüreğinin sesini dinlemesi gerektiğini. Bunu ona Simyacı öğretmiştir.

Hasılı, en son piramitlerin oraya varır. Yerde bir böcek görür. İşaret olduğunu anlar.
Böceğin durduğu kazmaya başlar. Derken iki üç savaşçı onu yakalar. Üzerindeki altını alırlar.
Sonra da onu döverler. Santiago onlara rüyasını anlatır. Elebaşı ona ahmak gözüyle bakar. Ona daha önce kendisinin de rüya gördüğünü, hazinesinin bir kilisenin orada bulunan bir ağacın orada olduğunu söyler. Fakat böyle bir aptallığa girişmediğini ifade eder. Santiago gülümser. Mesajı almıştır. Hazinesinin yerini bulmuştur. Oraya gider. O ağacın altını kazar ve içinde mücevher ve altınların dolu olduğu bir sandık bulur.

Genel Değerlendirme

Kitabın kendi içindeki kurgusu çok güzel. Çok yormayan, akıcı, düşündüren, gülümseten bir tarzı var. Olağanüstü şeylerden sıkça bahsedilmesi, öyle zannediyorum ki, masalsı bir havaya bürünmesine neden olmuş. Başından beri durduğu mesele, insanın kişisel menkıbesini gerçekleştirme çabasıdır. Bunu da dünyayı dolaşmak için çoban olan fakat bir rüya görüp peşinden giden, başına türlü türlü şeyler gelen ve en sonunda da aradığına kavuşan bir karakterle veriyor.

Ayrıca sosyolojik yaşantılara dair bilgileri de içeriyor. Mesela Arapların evlerinin önünde nargile içmesi, erkeklerin el ele tutuşması, kadınların peçe takması, hacdan dönenlerin ev kapılarının üstüne alamet asmaları gibi.

Birçok yerde de her şeyi yazan bir “El”den söz ediliyor. “Yazgı” kavramına değiniliyor. Dolayısıyla baştan sona doğru kitabı okuduğumuzda kaderci bir bakış açısı olduğunu görür gibi oluyoruz. Fakat satır aralarında sürekli vurguladığı kişisel menkıbe, evrenin ruhu, evrenin dili gibi kavramlardan hareketle, “Evet kader vardır. Bununla birlikte her insanın içinde gerçekleştirmek istediği bir şey de vardır. Dolayısıyla bir insan bir şeyi gerçekten yapmak istiyorsa, onun peşinden gider. Hesaba katmadığı türlü türlü şeyler başına gelir. Fakat karşılaştığı her durum, bir “El” tarafından yazılıp gitmek istediği menzile yön veren işaretler olur.” Mefkuresi karşımıza çıkmaktadır. Nitekim kitabın genel seyri içerisinde bunların hepsi okuyucuya yudum yudum içirilmektedir.

Biz insan olarak hayaller kurarız. İnsan, hayallerini gerçekleştirmek için yola çıktığında çeşitli zorluklarla karşılaşır. Fakat sanki, her zorluk ya da her başarısızlık, gidişatımızın doğru olması için meydana gelmiştir. Yani o yol doğru olsun diye ya da doğruya götürsün diye bazı şeylerin -iyi ya da kötü- meydana gelmesi gerekmektedir. Dolayısıyla yılmamalı, pes etmemeli, kaybetme korkusuyla yaşamamalı insan…

Simyacı Kitabından Bazı Alıntılar

• Koyunlar, “Sorun şu ki, her gün yeni bir yere gittiklerinin farkına varmıyorlar. Otlakların değiştiğini, mevsimlerin birbirine benzemediğini anlamıyorlar. Çünkü yiyecek ve sudan başka kaygıları yok.” Belki de herkes için durum böyledir.

• “Her gün birlikte olma gereksinimi duymaksızın yeni dostlar ediniriz. Her zaman aynı insanları gördüğümüzde, onları yaşamımızın bir parçası olarak görmeye başlarız. Yaşamımızın bir parçası saydıkça da onlar bizim yaşamımızı değiştirmeye kalkışırlar. Görmek istedikleri gibi değilsek, bizden hoşnut olmazlar, canları sıkılır. Çünkü herkes, bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır.”

• “Hayatımızın belli bir anında, yaşamımızın denetimini elimizden kaçırırız ve bunun sonucu olarak bu denetim yazgının eline geçer. Dünyanın en büyük yalanı budur.”

• “İnsanın alıştığı şey ile sahip olmayı istediği şey arasında karar vermesi çok zordur.”

• “Birisi bir bilgeye gelerek mutluluğun sırrını sormuş. Bilge kişi eline bir kaşık yağ almasını ve bilgenin evini dolaşmasını istemiş. Bunu yaparken de yağı hiç dökmemesi gerektiğini tembihlemiş. Adam söyleneni yapmış ve bilgenin yanına gelmiş. Evimi dolaştın kütüphanemdeki parşömenleri gördün mü, falanca halıyı gördün mü diye sormuş. Adam utanmış ve hayır cevabını vermiş. Ertesi gün, eline yağ dolu kaşığı al ve etrafa bak demiş. Bu sefer her şeyi görmüş fakat yağı dökmüş. Bilge kişi bu adama ‘Mutluluğun sırrı dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.’ demiş.”

 “İnsan kendi hazinesini bulamadığı için, gizli hazine bulan herkesten nefret eder.”

• “Dünya gerçeklerine oldukları gibi değil de olmasını istedikleri gibi bakmak…”

• “Düşümü gerçekleştirmekten korkuyorum, çünkü o zaman yaşamak için bir sebebim olmayacak.”

• “Değeri bilinmeyen her lütuf, felakete dönüşür.”

• “İster hayatımız ister ekin tarlalarımız olsun, sahip olduğumuz şeyleri yitirmekten korkarız. Ama hayat hikayemiz ile dünya tarihinin aynı ‘el’ tarafından yazılmış olduğunu anladığımız zaman, bu korku uçup gider.”

• “Belki de Tanrı çölü, insanlar hurma ağaçlarını görünce sevinsinler diye yarattı.”

• “Kumullar rüzgârın etkisiyle değişirler, ama çöl hep aynı kalır.”

•  Kâhin geleceği öğrenmek isteyen birine şöyle der: “Başına gelecekler iyiyse sürpriz olacak. Kötüyse acısını şimdiden çekeceksin.”

• “Çünkü benim gözlerim henüz çöle alışmadı, bu nedenle alışmış gözlerin göremeyeceği şeyleri ben görebilirim.”

• “Dolunay varken, yıldızların parlaklığı sönüktür. Hatta görünmeyebilirler.

• “Develer yorgunluk belirtisi göstermeden koşarlar. En sonunda çatlar, ölürler. Sen yanına at al.”

• “İnsan sevdiği için sever, aşkın hiçbir gerekçesi yoktur.”

• “İnsanlar, ulaşmaya layık olmadıklarını ya da ulaşamayacaklarını sandıkları için en büyük düşlerini gerçekleştirmekten korkarlar.”

• “Gözler, ruhun gücünü gösterir.”

Mazharî

Yorumlar