RUH ÜZERİNDEKİ AĞIR BASKI: HİÇLİK




Kitap: Satranç
Yazar: Stefan Zweig
Sayfa: 83
Yayın: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Genel Değerlendirme

Kitap, New York’tan Buenos Aires’e yolculuk eden bir seyahat gemisinde yaşanan bir macerayı ve bu maceradaki başrollerin hayat hikayelerini bazı olaylar ve psikolojik tahliller eşliğinde vermektedir.

Kitabımızın başkahramanı Mirko Czentovic. Yani kelimenin tam anlamıyla bir satranç şampiyonu.

Kahramanımız yoksul bir denizcinin oğludur. Babasının ölümünden sonra taşrada yaşadığı yerin sahibi olan rahip onu yanına alır ve yetiştirmek için çaba harcar. Fakat bu çabalar boşa gider. Çünkü beyni ağır çalışmakta ve en basit şeyleri anlama gücünden ise tamamen yoksundur.

Kendisinden ne istenirse yapan, özel olarak bir şey istenmediği müddetçe de hiçbir şey yapmayan, soru sormayan, kimseyle oynamayan, çevresinde olup bitenlerle hiç ilgilenmeyip odasında oturan ve boş boş bakınan bir çocuk portresi çiziyor yazar gözlerimizin önüne.

Bir gün rahiple jandarma başçavuşu satranç oynarken bir adam çıkagelir. Annesinin ölmek üzere olduğunu ve ölmeden önce onun takdis edilmesi gerektiğini rahibe söyler. Rahip hızlı bir şekilde hazırlanır ve yola koyulur.
Başçavuşla oynanan oyun ise yarım kalır.

Mirko, yarım kalan oyun tahtası üzerine bakışlarını kilitler. Onun bu bakışlarını fark eden başçavuş alayvari bir şekilde oyunu tamamlamak isteyip istemediğini sorar. Mirko başını sallayarak kabul eder. Tahtanın karşısına oturur ve tam 14 hamle sonra ilginç bir şekilde başçavuşu yenilgiye uğratır.

Rahip geldiğinde bu duruma çok şaşırır. Saf bir çocuk karşısında başçavuşun yenilgisini oldukça garipser. Kendisiyle bir daha oynarlar ve sürekli olarak onları yener.

Rahip, çocuktaki bu yeteneği fark edince onu, şehrin en iyi satranç oynayanların bulunduğu bir kafeye götürür. Mirko, uzun bir bekleyişin ardından orada yaptığı ilk maçta yenilir. Zira rahipten görmediği için Sicilya açılışını bilmemektedir. Yenilmesine neden olan şey de bu konudaki bilgisizliğidir. İkinci oyunda ise kafenin en iyi oynayanıyla berabere kalır. Diğer oyunlarda ise herkesi ardı ardına yenmeye başlar…
*Bu bize çocuğun gözlem gücünün ne denli yüksek olduğunu göstermektedir. İnsanları ve yaptıkları hamleleri fark edince, iyice kavrayınca ona göre davranış pozisyonları gerçekleştiriyor.
Oradakiler Mirko’nun ertesi gün için de şehirde kalmasını isterler. Onu bir otele yerleştirirler. Ertesi gün 4 saat boyunca kalkmadan herkesi tek tek yener Mirko. Simultane maç teklif ederler. Yani bir kişiye karşı çoklu oyun… Bunda ise yapılan sekiz maçtan yalnızca birini kaybeder.

Gittikçe adı duyulur Mirko’nun. Müsabakadan müsabaka koşar…
Ödüller kazanır, ünü gittikçe yayılır...

Ve bir gün söz konusu gemiye biner bu genç şampiyon…

Gemide bulunan orta vasıflı bir oyuncu ondan haberdar olunca ona yaklaşmak ister.
Onu daha da yakından tanımak…
Fakat bir türlü istediğini elde edemez.
Çünkü bu şampiyon, kimseyle konuşmayan ve akıllılığını gizleyen bir kimse olarak bilinmekte. Özellikle de kültürlü kimselerin yanında ağzını açmadığından kimse ondan aptalca bir söz duymamaktadır.

Bu oyuncu biraz düşündükten sonra ona yaklaşmak ve onu iyice tanımak için bir taktik bulur. Salonun ortasına eşini götürür ve orada eşiyle satranç oynamaya başlar. Haliyle de dikkatleri üzerine çekmeyi başarır. McConnor adında bir kişi ortaya atılır ve onunla oynamak ister. Teklif kabul edilir ve maç yapmaya başlarlar. Oyunun sonunda McConnor adındaki bu kişi yenilir ve yenilgilerini de bahanelerinin arkasına saklanarak örtmeye çalışır. En sonunda da dayanamaz rövanş teklif eder.

Rövanş yaptıklarında Mirko’nun dikkatini çekmeyi başarırlar. Fakat Mirko, onları süzüp oralı olmadan devam eder. Bu orta vasıflı oyuncu McConnor’a şampiyondan yani Mirko’dan söz eder.   O da böyle bir şampiyonun aralarında olmasından dolayı heyecanlanıp onunla maç yapmak istediğini ifade eder. Hemen yanına gidip onunla konuşur. Fakat ücret almadan maç yapamayacağını söyler Mirko ona. Para faslından sonra maç günü belirlenir.

Belirlenen gün geldiğinde maç başlar. Mirko, çok fazla zorlanmadan McConnor çok fena yener. Orada bulunanlar yani izleyenler bu duruma üzülür. Onları en çok üzen ise Mirko’nun kibirli tavrıdır. Çünkü bizim şampiyon oradakilerin yüzüne ne oyun sırasında ne de oyundan sonra bakmamıştır.  

McConnor rövanş ister. Bu rövanşta ise oyun simultane oynanır. Bundan dolayı yalnız değildir. Oyun bir müddet sakin ilerler fakat daha sonra çıkmaza sürüklenirler. Oyunu tam kaybetmek üzere oldukları bir anda onları izleyen biri oyuna müdahale edip keskin taktikler vererek dikkatleri üzerine çeker. Adamın söylediklerini bir bir yaparlar. Her hamle sonrasında Mirko, biraz daha düşünmek zorunda kalır ve daha önceden yapmadığı bir şeyi yapar: Başını kaldırır ve onlara doğru bakar…

Karşılıklı hamlelerden sonra oyun iyice gerilir ve en son pata ile biter.

Üçüncü oyunu ise Mirko teklif eder. McConnor heyecanla kabul eder. Fakat bu maçın kendisi ile onlara yardım eden yabancı arasında yapılmasını ister. Yabancı 25 yıldır oynamadığını ileri sürerek teklifi kabul etmez ve orayı terk eder.

Orta vasıflı oyuncu onu aramaya koyulur ve en nihayetinde onu bulur. Mirko’nun bir satranç şampiyonu olduğundan bahseder. Kendisiyle maç yapması için onu ikna etmeye çalışır. Kendisinden çok şey beklememeleri şartıyla bu oyunu oynamayı kabul eder.
Bu yabancı adam adının Dr. B olduğunu söyledikten sonra müsaade ister ve kendisinden bahsetmeye başlar.

Kendisi Avusturya hanedanının mal varlığıyla ilgilenen bir avukattır.
Naziler, bazı sırları bildiği gerekçesiyle peşine düşerler. Bir şekilde onu bulup yakalarlar. Fakat onu yakaladıklarında toplama kampına değil de Gestapo’nun merkezi olan bir otele götürürler. Niyetleri farklıdır. Çok farklı bir işkence metodu uygularlar…
Onu bir odaya, deyim yerindeyse, bir hiçliğe mahkûm ederler…

Dr. B olayı şöyle anlatır:

“Dünyada hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz. Tek tek her birimizi mutlak anlamda bir hava boşluğuna, dışarıya tamamen kapalı bir odaya hapsettiler. Elimden her şey alınmıştı. Zamanı bilmeyeyim diye saat, bir şey yazmayayım diye kalem, bileklerimi kesmeyeyim diye bıçak alınmıştı. Hiçbir insan yüzü görmüyor, hiçbir insan sesi duymuyordum. İnsan kendi kendisiyle umarsız bir biçimde yalnız kalıyordu.
Burada insanın çevresinde hep o aynılık vardı. Hep o değişmeyen, korkunç aynılık…”

Dr. B, içine hapsedildiği odada günlerce bekler.
Odada belli başlı şeyler vardır. Her gün her gün onları görmek, aynılıklarına alışmak zorunda kalmak, farklılık terimini hayatından çıkarmak durumunda olmaktan dolayı sinirleri gitgide bozulur. Bu durum 4 ay sürer ve delirmenin eşiğine gelir. Onlara istediklerini söylemeye karar verir.

Nöbetçi onu bekleme odasına götürür ve orada da saatlerce bekler. Buna rağmen mutludur.
Çünkü farklı şeyler görebilmenin hazzını yaşamaktadır.

Gözüne bir palto ilişir. Paltonun cebindeki kalınlık dikkatini çeker. Kitap olduğunu anladığı an onu hemen çalmaya karar verir. Çaktırmadan onu alır ve gizler…

Sorgu vakti geldiğinde tekrar ifadesi alınır. Ardından yine kaldığı hücreye yani hiçlik odasına atılır. Yine yalnızdır bu odada. Fakat artık yalnız değildir... Yanında bir dostu vardır. Kitabı hemen açmaz ve bu durumunun hazzını yaşamaya çalışır dakikalarca. Sonrasında heyecanla kitaba bakarken,
150 şampiyonluk oyununu bir araya getiren bir satranç kitabı olduğunu fark edince hayal kırıklığı yaşar. Mecbur kaldığı için onu okumaya çalışır. Fakat orada geçen hamleler hep soyut haldedir. Somutlaştırmak için yatak örtüsünü satranç tahtası, biriktirdiği ekmek parçalarını da oyun taşı yapmaya koyulur. Ardından hepsini tek tek uygulayarak anlamaya çalışır.

Bu durum 14 gün boyunca sürer. Oradaki her tekniği, her hamleyi adeta ezberler. Kendisini o kadar geliştirir ki, sorgu esnasında tıpkı satrançtaki gibi sahte tehdit ve tuzaklara karşı kendini korumayı başarır.

Bu oyunları sürekli tekrar ede ede 2,5 aylık bir süre geride kalır.
Bir müddet sonra kendisini yeniden hiçlikte bulur. Çünkü artık her hamle ezberindedir. Artık oynamanın anlamsız olduğunu düşünür. Sonra aklına bir düşünce gelir…

Kendisine karşı oynamak ister… Fakat bu ona çok saçma gelir. Ama yine de bunu yapar. Yapmak zorunda hisseder.

Kendi içinde iki benlik oluşturur. Oynamaya başlar. Hamleler ötesi taktikler geliştirir. Bir taraftaki ben’i yenerken diğer taraftaki ben’i ise kaybeder. Öfke ve mutluluk bir arada yaşanır. Ruhsal karmaşa ve bozukluk… En son delirecek seviyeye gelir.

Gözlerini açar. Bu deliliğin geçtiğini ve rahatladığını hisseder. Zira içinde verdiği savaş bitmiş gibi düşünür. Gözlerini açtığında hastane bulur kendisini. İyi yürekli bir doktor ona başından geçenleri anlatır. Daha sonra ona yardım ederek bir şekilde serbest bırakılmasını sağlar. Doktor kendisinin bu hale gelmesine neden olan o düşüncelerden uzak durmasını söyler. Yani satranca bulaşmaması, o düşüncelerin derinliğine teslim olmaması gerekmektedir.

Daha sonra oyuna müdahale etme evresini anlatır Dr. B.
Uzun zamandır iki kişinin bir satranç tahtası önünde oturduklarını görmemiş olduğundan söz eder.
Oradan da tesadüfen geçerken onları gördüğünü ve bir anda kendisini oyunun içinde bulduğunu ifade eder.

Bu fasıldan sonra konu biter…
Mirko ile maçın yapılacağı an gelip çatar…
Hep düşsel anlamda bir satranç oynadığı için,
içinde bir kuşku hisseder…

Oyun başlar…

Yavaş yavaş ilerleyen oyun, akıl dolu karşılıklı hamleler ile birlikte ikisini de gergin etmeye başlar. Fakat ne var ki, bir hamle için Mirko dakikalarca düşünürken, Dr. B emin ve hızlı adımlarla hamlesini yapar. Dr. B hamlesini yaptıktan sonra sıra Mirko’ya geçer. Mirko, dakikalarca bekledikten sonra tüm taşları elinin tersiyle iter. Mat olacağını anlamış ve herkesin önünce küçük düşmemek için erkenden teslim olmuştur.

Bu sefer ise Mirko rakibine rövanş teklif eder. Dr. B hemen kabul eder bu teklifi. Oysa sadece bir oyun oynayacağını şart koşarak gelmişti. Hikayesini anlattığı adam, ona “bugünlük yeter” diye fısıldar. Ardından ekler: “Bu sizin için zor olacak.”
Reddeder Dr. B. “Hayır zor değil. Buna ayak uydurmak yerine 17 parti oynayabilirdim. Zor olan bunun oynayışında uyuyakalmamak.” Der ve bu cümleler Mirko’nun ağrına gider.

Rövanşın başlamasıyla birlikte Mirko, ağır ağır davranır. Sanki bunu bir tekniğe dönüştürmüştür. Rakibinin, bekleme süresi uzadıkça birtakım gerginlikler yaşayıp dikkatinin dağıldığını fark eder.

Her hamlede 10 dakikalık süreyi sonuna kadar kullanmaya başlar. Tabi bu durum Dr. B’yi çıldırtır. Yerinde duramaz ve bir sağa bir sola gitmeye başlar.
Tuhaf davranışlar sergiler.
Belli bir süreden sonra Dr. B’ye bir şeyler olur.

Yaşadığı gerginlik sebebiyle oynanan oyunla alakası olmayan şeyler söylemeye başlar. Hapis kaldığı odada geçirdiği sinirsel bozukluktan dolayı doktorunun kendisine dikkat etmesi gerektiğini hatırlatır, hikayesini anlattığı arkadaş. Kolundan sıkıca kavrar ve oyunu bırakmasını ister ondan.

Dr. B masadan kalkarak, Mirko’dan ve etraftakilerden özür dileyerek oradan uzaklaşır.
Esrarlı bir şekilde ortadan kaybolur. Masadan yavaşça kalkan Mirko, oyun tahtasına bakıp hücum düzenini gördüğünde bunun sıradan bir oyuncunun hücumu olmayacağını, gayet güzel bir stratejiyle kurgulanmış bir düzen olduğunu söylemekten de geri duramaz…

Kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar ciddi ve akışkan bir olay örgüsü var. Her bir satır bir sonraki satıra gayriihtiyari bir şekilde götürüyor. Karakterler üzerinde psikolojik analizler inanılmaz derecede güzel. McConnor adlı kişinin hırsı, isteği, kaybetmeye tahammülü olmayışı izleniminden tutun da oda hapsinde hiçliğe terk edilen Dr. B’nin yaşadığı bunalımlara kadar…

Hepsi ve daha fazlası en ince ayrıntılarıyla adeta nakış niteliğinde satırlara yansımış durumda. Özenle seçilip kullanılan imgeler, tasvirler ve kelimeler arasındaki insicam kalitesi, satır aralarında bir müddet dinlenip derin bir soluk aldıktan ve iyice sindirdikten sonra devam etmeyi zorunlu kılıyor. Kitapta en çok hoşuma giden ve beni empati seline sürükleyen kısım, Dr. B’nin odaya hapsedildiği bölümdü.

Yalnızlık, sessizlik ve kafada bir türlü bitmek bilmeyen ve kendi ekseni etrafında deveran eden düşünceler… İnsanı yiyip bitiren türden olanlar…

Yaşanılan o acı durumun insanı, en basit bir takvim yaprağına bile bakmaya hasret bırakması, aynılığın işkencesi… Belki de hayatımızın -biz fark etmesek bile- ufku en net gösteren penceresinin zamanla islenmesi bundan dolayıdır: Aynılık…

Mazharî

Yorumlar