İÇE DÖNÜK ELEŞTİRİLER



Kitap: Doğu Batı Tartışmaları
Yazar: Hanefi – Cabiri
Sayfa: 150
Yayın: Mana Yayınları

Yazarlar Hakkında Bilgi

-Hasan Hanefi-

Mısır’da ilim dünyasının en çok tartıştığı isimlerden birisi olan Marksist gelenek mensubu Hanefi, geleneğin yorumlanmasının, sadece kendi kaynaklarımızın öngördüğü metodolojilerle değil, aynı zamanda Batı kaynaklı yorum teorilerinden de yararlanmak suretiyle gerçekleşebileceğini düşünmektedir. O, kutsal kabul edilen metinleri beşerî bir metin gibi görüp öyle yorumlayan Spinoza gibi, bu yöntemi Kur’an’a uyguladığını ifade etmektedir.

Hanefi, nass merkezli Kur'an okumalarını eleştirerek bu yaklaşımları sebeb-i nüzulün farkında olmayan okumalar olarak tanımlamaktadır. Ona göre, nass vakıanın kendisidir. Vakıa bir soru sorar, nass cevap verir ve Kur'an bu cevaplardan ibarettir.

Yasin Aktay’ın da ifade ettiği gibi Hanefi aslında Kur'an’ın anlatmak istediği değil, kendisinin anlamak istediği bir dünyayı Kur'an’da aramaktadır. Yani Kur'an’a, kendi arzularını söylettirmeye çalışmaktadır. Peki, Hanefi’nin sözlerinin Kur'an açısından pek geçerliliği yoksa niçin onun görüşleri üzerinde durup vakit harcıyoruz? Cevap: Tarihte sadece hak görülen mezhepler üzerinde durulmamıştır. Bu sayede, sapma noktaları hakkında bilgilenme imkânı ortaya çıkmıştır.

-Cabiri-

Fas’ta felsefe doktoru unvanını alan ilk akademisyendir. İslam kültürü üzerine yaptığı zihniyet analizleri, eleştirileri ve önerileriyle uluslararası bir şöhrete sahip olan Cabiri, UNESCO-Bağdat Arap Kültürü ödülü, Mağrip Kültür ödülü, UNESCO-MBI’nin Arap Dünyası Fikir Araştırmaları ödülü, Beyrut Arap Düşünce Kurumu’nun Ruvvâd ödülü, UNESCO İbni Sina ödülü, Berlin İbni Rüşd Özgür Düşünce Cemiyeti’nin ödülü gibi birçok ödüle layık görülmüş, kendisine teklif edilen bazı para ödüllerini ise reddetmiştir.

Cabiri’nin günümüz Müslüman dünyası için söylediği şey, İslam-Arap geleneğinde bir kopmanın yaşanmış olmasıdır. Ancak bu noktada onun sözünü ettiği kopuşun öncelikle metodolojik bir kopuş olduğunu dikkate almak gerekir. Ona göre bu kopuş, çöküş asrından tevarüs edilmiş eski yöntemlerle geleneği anlamanın yanlış olduğu tezine dayanır.

Burada kastedilen şey, geleneğin değil, geleneği eski yöntemlerle yorumlayıp anlama yönteminin terkedilmesidir. Çünkü eski yöntemin kendisi çöküş asrının, çözümsüzlük çağının ürünüdür ve kıyas yöntemine, yani tikel bir şeyin bir diğer tikelle irtibatlandırılarak anlaşılması esasına dayalıdır. Bu şekildeki bir düşünce tarzında mevcut sorunun çözümünde kıyasa esas alınacak bir geçmiş örnek bulunamayınca söz konusu sorun çözümsüzlüğe mahkûm bırakılmaktadır. Bu yöntemin terk edilmesi, geleneksel toplumlar olmaktan çıkıp geleneği olan toplumlar haline gelme imkânı sağlayacaktır.

Kitap Özeti

Kitabın başlığında geçen Doğu ile Mısır, Batı ile Fas kastedilmektedir.

Hanefi Doğu’yu, Cabiri Batı’yı temsil etmektedir. Fakat yazarlar bu tür bir ayrımı doğru bulmamaktadırlar. Çünkü bu anlayışın özellikle sömürgecilikten sonra oluşturulduğunu ve
Arap dünyasının kendine ait bağımsız varlığını ortadan kaldırdığını düşünmektedirler.

Genel olarak kitap Müslümanların içinde bulundukları siyasi, fikri ve içtimai sorunları ele almaktadır.

Bazı Arap düşünürleri kendilerini tamamen teorik çalışmalara vermişlerdir. Batı’da ortaya konmuş olan teorik çalışmaların peşine düşmüş, doğa bilimleri, matematik, insan bilimleri alanında geliştirdikleri teorileri taklit eder olmuşlardır. Dolayısıyla İslam düşünürü ne kendine özgü bir bilgi felsefesi geliştirebilmiş ne de içerisinde yaşamakta olduğu realiteyi kavrayabilmiştir.

Islah hareketi ilk olarak Cemaleddin Afgani tarafından hem dış sömürgecilere hem de içerdeki zillet ve baskıya karşı başlatılmıştır. Dönemin olaylarından dolayı Reşid Rıza ile başlayan selefi hareket devamında köktenci bir tutum almıştır. İlerleyen dönemlerde İhvan-ı Müslimin hareketi, Afgani’nin rüyasını gerçekleştirmek ve ıslah projesini hayata geçirecek kitlesel bir devrim yapmak üzere kurulmuştur.

Ardından Mısır’da 1952 yılında Hür Subaylar adı verilen grup tarafından milli devrim gerçekleştirilmiştir. Bunun üzerine devrimin oluşturduğu yeni elit tabakası ile İhvan-ı Müslimin’in halkçı güçleri arasında egemenlik kavgası başlamıştır. Bunu Mart 1954 trajedisi takip etmiş ve İhvan-ı Müslimin kaybetmiştir. Mensupları hapislere atılmış, ağır işkencelere maruz kalmışlardır.

İhvan-ı Müslimin’in başına gelen bu olayların ardından zindanlarda; laiklik, liberalizm, sosyalizm, marksizm, milliyetçilik ve diğer tüm ideolojileri kökten reddeden öfkeli ve intikamcı bir İslami hareket ortaya çıkmıştı.

Artık bu hareket her şeyi yıkıp yeniden inşa etmek istiyordu. Küfür toplumunu yıkıp iman toplumunu inşa etmek, cahiliyeye son verip İslam’ı getirmek istiyordu. İslami hareket, haklı olarak laikliği Batı’nın sömürge ve misyonerlik faaliyetlerinin bir parçası şeklinde algılayıp reddederek, din ve dünya arasında ilişki kuran İslam söylemine sarıldı. “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler” ayetine dayanarak bir hâkimiyet söylemi geliştirdi. İmanın gereğini yerine getirmeyenleri kâfir, İslam’ı teorik olarak benimseyip uygulamalarını kabul etmeyenleri fâsık olarak niteledi.

Yazarlara göre Arap dünyasının en büyük sorunlardan biri;
-Devletler arasındaki yapay sınırlar,
-Baştaki istikrarsız kukla yönetimler,
-Hiçbir milli ve bütünleştirici ufka sahip olmayan uyduruk devletlerdir.

*Bir tarafta krallık diğer tarafta askeri ihtilal yönetimleri ki, kimse bunlardan memnun değildir. Bunlar egemenliğin kaynağını ortaya koyacak toplumsal bir uzlaşmadan yoksundurlar. “Egemenlik Allah’ındır” sloganı ile hareket eden İslami hareketler, mevcut siyasi sistemler karşısındaki en büyük tehdidi oluşturmaktadır.

-Yazarlar bu noktada İslami hareketi desteklediklerini veya karşı olduklarına dair açık ifadeler kullanmamışlardır. Hanefi ve Cabiri’nin anlaşamadıkları en önemli konu ise laikliktir.  
Zira Hanefi’ye göre “İslam özü itibariyle laik bir dindir.”

Dolayısıyla Batı kültüründen ithal edilmiş bir laikliğe ihtiyaç yoktur. Bizi ötekinin gerisinde bırakan esas sebep İslam’ın zamanla dini bir otoriteye, salt biçimsel ibadet ve ritüellere, cezai uygulamalara ve teolojiye dönüştürülmesi ve bunun sonucunda insanların iyice bunalıp daha rasyonel, liberal, özgür, demokratik ve ilerlemeci idealleri temsil ettiğini düşündükleri Batı tarzı laikliğe yönelmeleridir.

Cabiri’ye göre ise “İslam dünyasındaki laiklik sahte bir meseledir.”

“İslam laik bir dindir.” İfadesi,
“İslam sosyalist-kapitalist-liberal bir dindir” gibi ifadelerden pek de farklı değildir.

Bu ifadeler ise sorunun çözümüne hiçbir katkı sağlamaz. İslam laik bir dindir sözü ile İslam laik bir din değildir sözü aynı kapıya çıkmaktadır. Çünkü İslam’da devletten ayrılması düşünülecek bir kilise bulunmadığı için din-devlet ayrımı anlamındaki bir laiklik İslam açısından söz konusu olamaz.

Sonuç olarak:

Müslümanların içinde yaşadıkları dünyayı anlamaları ve değerlendirmeleri gerektiğini, geçmişin hülyalarına dalmak yerine günün şartlarını görmelerinin zorunluluğunu ifade eden kitap, Cabiri’nin şu sözüyle son bulmaktadır:

“Tarihi değiştiren geçmişin hatıraları ve anılar değil bugünün hesapları ve güç dengeleridir”

Genel Değerlendirme

Siyasi, fikri, ilmi ve birçok açıdan sancılı bir süreç yaşıyoruz. Bu yaşadığımız sürecin de tek bir nedeni yok. Hangi yana baksak, o tarafla alakalı dolaylı ya da doğrudan bir bağlantı söz konusu.

Tartışmaların genel çerçevesine baktığımız zaman görüyoruz ki, bir bütünde birleşmeyen bin parçaya bölünmüşüz. Farklı farklı düşünceler, anlayışlar, inanışlar ve yorumlar mevcut. Bunun iyi mi kötü mü olduğunu şimdilik bir kenara bırakıp şunu söylemek gerekiyor:

Herkes kendi doğrusuna sıkı sıkıya bağlı ve herkes kendi doğrusunu başkasına dayatmaya çalışmakta. Hal böyle olunca ne tartışmak için bir zemin ne de çözüm bulmak için ortak bir alan kalmaktadır. Kitapta şöyle bir cümle geçiyor:

“Bizi ötekinin gerisinde bırakan esas sebep, İslam’ın zamanla dini bir otoriteye, salt biçimsel ibadet ve ritüellere, cezai uygulamalara ve teolojiye dönüştürülmesi ve bunun sonucunda insanların iyice bunalıp daha rasyonel, liberal, özgür, demokratik ve ilerlemeci idealleri temsil ettiğini düşündükleri Batı tarzı laikliğe yönelmeleridir.”

Bu cümleler Hanefi’ye ait. Bu problemin ana sebebini de “taklit” olarak görmektedir.

Sürekli olarak üzerinde durduğumuz şey anlayış, sabır, dinleme ve özellikle de sorgulama. Fundamental zihniyete sahip kimseler, sorgulamanın imandan çıkaracağını bile düşünmektedirler. Sorgulamak önemlidir. Dinden de çıkarmaz. Bir kişinin hakikate ulaşma çabasının ilk adımı sorgudur. 

Her şeyi olduğu gibi bıraksak, hiçbir şey yapmasak, yeni bir söylem yeni bir düşünce üretmeye çalışmasak yerimizde saymaya devam edeceğiz. Yerimizin de hali ortada, fazla söze ne hacet?

Hal böyle olunca da Hanefi’nin yukarıda alıntı yaptığımız pasajı doğru olmaktadır. İnsanlar karmaşık, bulanık bir görüntü görmek istemezler. Özellikle de içinden çıkamayacakları bir anlayışı… Dolayısıyla laikliğe yönelmeleri kaçınılmaz oluyor. Dikkat çekmek istediğim yer şurası: Kimse laikliği tasvip edip savunuculuğunu yapmaz bu konudan dolayı. Fakat düşünceleri, fikirleri, yaşayışları laikliğin gösterdiği doğrultuda şekillenmektedir. Yani laiklik ismen yok, cismen var olmuş olmaktadır. Yazarlar, aydınlara büyük iş düştüğünü söylüyorlar. Bu konuda onlara katıldığımı belirtmek isterim. Fakat, hangi aydınlarımıza?

Gördüğüm kadarıyla problemlerimizden birisi de maalesef “sağlam ve güvenilir” aydın problemidir. Her şeyden evvel bu problemi halletmemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Mesela aydınlarımızın çoğunda üslup problemi var. Ulaştıkları birtakım neticeleri insanlara aktarırken hasım olmadıkları kimse, sataşmadıkları camia yok. Azarlarcasına, bir şeyleri göze sokarcasına “Bak doğru olan bu, sen cahilsin” üslubunu kullanmayan aydınımız, üzülerek belirtmek isterim ki, çok az. Bundan dolayı da aydınlarımızın ortaya koydukları düşünceler her ne kadar önemli olsa da toplum nezdinde para etmemektedir.

Üst perdeden yapılan konuşmalar ve aşağılayıcı cümle kullanımları terk edilmediği sürece, hoşgörü ile birlikte her şeyin uhulet ve suhuletle çözülmesi de gerçekleşmedikçe yerimizde saymaya ve problemler çemberi içerisinde yalpalamaya devam edeceğimizi düşünmekteyim.

Mazharî

Yorumlar