BİR ÇÖKÜŞÜN ÖYKÜSÜ


Kitap: Bir Çöküşün Öyküsü
Yazar: Stefan Zweig
Sayfa: 48
Yayın: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Genel Değerlendirme

15. Louis döneminin ihtişamlı Fransa’sında aristokrat bir kadının çöküş hikayesi anlatılmaktadır. Bu kadın hazineyi kötü kullanıp devlete zarar verme ve insanları kızdırma gerekçesiyle kral tarafında Normandiya’ya sürülür. (Fransa’da bir bölge)

Bu kadın, sarayda yaşadığı dönemlerde zengin, gösterişli ve müreffeh bir hayata sahiptir.
Ona hizmet eden insanların etrafında pervane gibi dönmesinden dolayı da hiç yalnız kalmaz.
Hep dikkat çekmek, ilgi odağı olmak ve gösteriş yapmak onun zaaflarını oluşturmaktadır.
Bu zaafları tetikleyen en büyük unsur ise içinde sahip olduğu statüsüdür.

Söz konusu hatalarından dolayı aldığı ceza, ilk başlarda onun için çok bir önem ifade etmez.
Fakat gün geçtikten sonra yalnızlığı o kadar derinlemesine hisseder ki… Etrafında kimselerin olmaması, daha önce yaşamış olduğu hayattan çok uzak bir yaşantı içinde olması, onu ruhsal açıdan çok kötü etkiler ve eski yaşamına dönmeyi şiddetle arzular. Yaşadığı hiçbir şey onu tatmin etmez…

Sürgün edildiği köyde, köylülere ayak uydurmaya çalışsa da nafiledir. Hisleri o kadar güçlüdür ki, köylülerle oynamak, onlarla birlikte olmak bile ona küçük düştüğü duygusunu yaşatır. Satranç adlı kitabında Zweig şöyle der:

“Yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz.”

Bu kadın da zirvede bir hayatı kaybettiği için de kendisini “hiç” kategorisinde görmektedir. Dolayısıyla ruhu, içinde bulunmuş olduğu durumu kabullenmediğinden bir plan yapmak ister.
Ses getiren bir ölüm… Yani kadın, ölürken bile dikkat çekmenin, haliyle “sayılmanın” derdindedir. Fakat bu arzusu da istediği gibi olmayıp ölümü de kimsenin umurunda olmaz. Kadının bunca çırpınışının boşa gittiğini yazarın şu sözünde daha iyi anlıyoruz:

“Talihin ilerlemekte olan arabasından bir kez düşen kişi, arabaya bir daha yetişemezdi.”

Kişi, sahip olduğu makam ve mevkiyi kendi kişiliğinin önüne geçirirse, makamını ve mevkisini kaybettiği zaman kişiliğini de kaybetmiş olur. Bu kişilerin sahip olduğu itibar kuru, sahte ve geçicidir. En çok düşkün oldukları şey, kendi konforlarıdır. Dolayısıyla bu konfora halel getirecek ya da keyiflerini kaçıracak en ufak şey onlar için bir tehdit unsurudur. En büyük eğlenceleri, sahip oldukları şeyleri kendileri gibi olmayan insanların gözüne sokarak ego tatmin etmektir.

Diğer insanların neler yaşadıkları zerrece umurlarında değildir. Zira diğer insanlar, onlar için sadece “hizmetçi” statüsündedirler. Dolayısıyla onları “hiç” hükmünde görmekten rahatsız olmazlar. Hemen her istedikleri olduğu için yokluğun ne demek olduğunu bilmezler. Hayatın zor şartları onları teğet geçtiği için bünyeleri zorluğa da alışmış değildir. Duyguları ve düşünceleri sahte bir görkemin kapanına sıkıştığı için gittikçe sığlaşmaya başlar ve yok olmaya yüz tutar. Onları “insan” yapan en önemli değerleri kaybettiklerinde “insan” olmaktan çıkmaları kaçınılmazdır.

Bir gün başlarına gelen en kötü olay sebebiyle sahip oldukları her şeyi kaybederler. Varlıkları şu koca yeryüzüne sığmaz olur. Bir zamanlar hakir gördükleri insanların yüzlerine bakamayacak kadar kendilerini zavallı hissederler. Bu his, içlerindeki nefret duygusunu tetiklemeye başlar. İçinde bulunmuş oldukları durumu bir türlü kabullenemez ve ruhsal bunalıma girmeye başlarlar. Öyle ki, etraflarında bulunan ve onlar için yardım eli uzatan insanlara dahi kinle bakarlar. Genellikle zengin, kibirli, gösteriş meraklısı, hayatı sadece kendi arzularından ibaret sayan egolu bu insanların tek bir kurtuluş yolu vardır: Ölüm…

Ruhsal gerginlik ve bunalım onları öyle bir labirente sıkıştırır ki, bu labirentten çıkamayacaklarına tam olarak kanaat getirdikleri an hayatlarına son vermekten asla geri durmazlar. Zaten hayatları boyunca hep hazırdan beslenen, zorlukla hiçbir zaman mücadele etmeyen, üstelik mücadele edenleri de hizmetçi ve hakir gören bu insanların intihar etmemelerinin düşünülmesi garip olacaktır. Çünkü hayatlarına son verip mücadelen kaçmak, onlar için en kolay yol olduğu için bunu hiç çekinmeden yapacaklardır. Değerlendirmeye bir şiirle son vermek istiyorum.

SINIR

A insanoğlu, bir bak!
Yükseldin de yükseldin.
Sanma ki, hiç sınır yok
İşte sınıra geldin…

Sanma ki, inişin yok
Kendi aklını çeldin.
Düşerken bir nârâ ki,
Tüm kulakları deldin…

Zavallısın işte bak,
Bir de herkesi yerdin…
Ölüm kurtuluş mu ki,
Şimdi ona yöneldin?

Mazharî                                      

Yorumlar