Kitap: Bir Çöküşün Öyküsü
Yazar: Stefan Zweig
Genel Değerlendirme
15. Louis
döneminin ihtişamlı Fransa’sında aristokrat bir kadının çöküş hikayesi
anlatılmaktadır. Bu
kadın hazineyi kötü kullanıp devlete zarar verme ve insanları kızdırma
gerekçesiyle kral tarafında Normandiya’ya sürülür. (Fransa’da bir bölge)
Bu kadın,
sarayda yaşadığı dönemlerde zengin, gösterişli ve müreffeh bir hayata sahiptir.
Söz konusu
hatalarından dolayı aldığı ceza, ilk başlarda onun için çok bir önem ifade
etmez.
Sürgün
edildiği köyde, köylülere ayak uydurmaya çalışsa da nafiledir. Hisleri o kadar
güçlüdür ki, köylülerle oynamak, onlarla birlikte olmak bile ona küçük düştüğü
duygusunu yaşatır. Satranç
adlı kitabında Zweig şöyle der:
“Yeryüzünde hiçbir şey
insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz.”
Bu kadın da
zirvede bir hayatı kaybettiği için de kendisini “hiç” kategorisinde
görmektedir. Dolayısıyla ruhu, içinde bulunmuş olduğu durumu kabullenmediğinden
bir plan yapmak ister.
“Talihin ilerlemekte
olan arabasından bir kez düşen kişi, arabaya bir daha yetişemezdi.”
Kişi, sahip
olduğu makam ve mevkiyi kendi kişiliğinin önüne geçirirse, makamını ve
mevkisini kaybettiği zaman kişiliğini de kaybetmiş olur. Bu
kişilerin sahip olduğu itibar kuru, sahte ve geçicidir. En çok düşkün oldukları
şey, kendi konforlarıdır. Dolayısıyla bu konfora halel getirecek ya da
keyiflerini kaçıracak en ufak şey onlar için bir tehdit unsurudur. En büyük
eğlenceleri, sahip oldukları şeyleri kendileri gibi olmayan insanların gözüne
sokarak ego tatmin etmektir.
Diğer
insanların neler yaşadıkları zerrece umurlarında değildir. Zira diğer insanlar,
onlar için sadece “hizmetçi” statüsündedirler. Dolayısıyla onları “hiç”
hükmünde görmekten rahatsız olmazlar. Hemen her istedikleri olduğu için yokluğun
ne demek olduğunu bilmezler. Hayatın zor şartları onları teğet geçtiği için
bünyeleri zorluğa da alışmış değildir. Duyguları ve düşünceleri sahte bir
görkemin kapanına sıkıştığı için gittikçe sığlaşmaya başlar ve yok olmaya yüz
tutar. Onları “insan” yapan en önemli değerleri kaybettiklerinde “insan”
olmaktan çıkmaları kaçınılmazdır.
Bir gün
başlarına gelen en kötü olay sebebiyle sahip oldukları her şeyi kaybederler.
Varlıkları şu koca yeryüzüne sığmaz olur. Bir zamanlar hakir gördükleri
insanların yüzlerine bakamayacak kadar kendilerini zavallı hissederler. Bu his,
içlerindeki nefret duygusunu tetiklemeye başlar. İçinde bulunmuş oldukları
durumu bir türlü kabullenemez ve ruhsal bunalıma girmeye başlarlar. Öyle
ki, etraflarında bulunan ve onlar için yardım eli uzatan insanlara dahi kinle
bakarlar. Genellikle
zengin, kibirli, gösteriş meraklısı, hayatı sadece kendi arzularından ibaret
sayan egolu bu insanların tek bir kurtuluş yolu vardır: Ölüm…
Ruhsal
gerginlik ve bunalım onları öyle bir labirente sıkıştırır ki, bu labirentten
çıkamayacaklarına tam olarak kanaat getirdikleri an hayatlarına son vermekten
asla geri durmazlar. Zaten hayatları boyunca hep hazırdan beslenen, zorlukla
hiçbir zaman mücadele etmeyen, üstelik mücadele edenleri de hizmetçi ve hakir
gören bu insanların intihar etmemelerinin düşünülmesi garip olacaktır. Çünkü
hayatlarına son verip mücadelen kaçmak, onlar için en kolay yol olduğu için
bunu hiç çekinmeden yapacaklardır. Değerlendirmeye bir şiirle son vermek
istiyorum.
SINIR
A insanoğlu, bir bak!
Sanma ki, inişin yok
Zavallısın işte bak,
Mazharî

Yorumlar
Yorum Gönder